Doç. Sezai Ozan Zeybek: Çobanlık geleceğin en kıymetli işi olabilir

“İklim değişiyor. Toprak kullanımı değişiyor. Üretici toprağa değil, şirketlere bağımlı hale geliyor. Suyun kıymeti ise bilinmiyor. Tüm bu değişimler ve dönüşümler Türkiye’de gıda krizine yol açabilir.”

Bu tespitler, Almanya Forum Transregionale Studien’de araştırmacı, sosyolog Doç. Dr. Sezai Ozan Zeybek’e ait.

Türkiye ekonomik olarak bir sarsıntı döneminden geçiyor. Borçlar büyüyor, Türkiye’nin geleceğini kurtaracak girişimci/yaratıcı projeler yerine arsa spekülasyonundan, inşaattan zenginlik üretilen bir model benimsendi. Kolay kolay atlatılamayacak bir demokrasi/adalet krizini de buna eklersek gidilecek uzun bir yol var önümüzde. Tüm bu yaşananlar üzerinden Doç. Dr. Zeybek ile ‘gıda krizi’ni konuştuk.

Çok uzun bir süredir ülkenin kendi kendine yetebilmesinin mümkün olmadığı bir ekonomik düzenden bahsediyor, Zeybek. “Ne demek bu” diye soruncu şöyle açıyor cümleyi:

“Tarım üretiminde dışa bağlıyız. Yani üretici, en temel girdilerini birkaç büyük şirketten almak zorunda. Bu büyük şirketler en basit faaliyetleri yaparken, mesela tohum ekerken bile, çiftçiden ve bizden pay alma derdinde.”

Şimdi bunları okuyunca bu durumun tüm dünya için geçerli olduğunu düşünebilirsiniz. Evet, haklısınız. Ama Türkiye’nin durumunu daha da hassas kılan başka meseleleri var.

Türkiye’de çiftçi otonomisini kaybediyor. Otonomisini kaybeden çiftçiler parça başı iş yapan, taşeron çalışan, standartlaştırılmış üretim yapan, şirketler karşısında güçsüz ve oldukça borçlu bir duruma geldi. Zeybek’e göre bu, bir ülkenin gıda güvenliği açısından, oldukça tehlikeli bir durum:

“Çünkü çiftçi, ideal durumda toprağı ile sürekli deney yapabilen insandır. Eğime, suya, toprağın cinsine, neme göre deneme yanılma yoluyla en uygun ürünü ekmesi beklenir. Böyle bakınca pek çok beyaz yakalıdan daha yaratıcı, daha fazla adaptasyon yeteneği gerektiren bir iş yaptığı söylenebilir. Oysa bugün laboratuvarlarda üretilen tohumların, aynı usulle her yere ekilmesi bekleniyor. Toplumsal doku, iklim, yeme alışkanlıkları, mevsim, çeşitlilik önem arz etmiyor. Böyle bir standartlaştırmanın amacı, her yere aynı tohum-gübre-zehir- makine setini satmak.”   

Araştırmacı, sosyolog Doç. Dr. Sezai Ozan Zeybek bunu ticaret değil, haraç olarak isimlendirmeyi tercih ediyor ve tespitlerini şöyle sürdürüyor:

“Bir ülke ya da çiftçi gıda otonomisini kaybettiği zaman çiftçiye baskı yapabilen ve tekelleşen sermaye grupları ortaya çıkar. Bunun adı yaygın kanının aksine serbest ticaret değil. İsimlendirmeyi yanlış yapıyoruz. Bugün tarımda serbest olan bir şey yok. Fiyatları belirleyen, emeğin daha da ucuzlaması için aktif şekilde uğraşan, haksız rekabet yaratacak teşvikler alan büyük gruplar, küçük üreticileri tasfiye ediyor.

Olan bu. Şöyle düşünün: Tohum Yasası’yla Türkiye’de büyük şirketlerden tohum satın almamak (almak değil, almamak) yasaklandı. Üretici kendi tohumunu satamıyor. Hani serbest rekabet? Bugün Türkiye’de büyük şirketlere para aktarmadan ot yetiştirmek bile neredeyse imkânsız.”  

Peki bu durumun şehirde yaşayanlar için ne gibi sonuçları var?

Onu da şöyle açıklıyor:

“Raflara baktığımızda aslında oldukça az sayıda hammaddenin kullanıldığı, aromalarla-kimyasallarla yaratılmış sözde bir çeşitlilik görüyoruz. Mısır, pirinç, buğday, soya ve birkaç çeşit endüstriyel yağ işleniyor; tatlandırıcılar, renklendiriciler, bozulmayı engelleyen kimyasallar ve tuz eklenerek üreticiye sunuluyor. Bunlar gerçek gıda değil. İşin üzücü tarafı, bu gıdalara verilen mesai, harcanan kaynak...

Örneğin bilim insanları patates cipsini daha çok yememiz, yerken doyduğumuzu hissetmememiz için yıllarını harcıyor. Böyle bir iş olabilir mi? Ağızda dağılan, beyne gitmesi gereken ‘doydun, dur artık’ işaretini bloke eden bir madde (gıda diyemiyorum) üretiyorlar. En parlak beyinler bu tarz gıdaları satan uluslararası şirketlerin pazar payını arttırmak için çalışıyor. Avukatlar bu şirketleri koruyor. Bu işte bir terslik var.

Türkiye’de aşırı şişman veya obez kategorisindeki insanlar neredeyse toplumun yarısı. Oran artıyor. Çocukluktan başlayarak endüstriyel işlemden geçmiş bol şekerli ürünlere maruz kalıyoruz.”  

Aslında bu süreç 1980’lerde başlıyor. Zeybek’e göre köyden kente yaşanan göç ile “yiyeceklerin tadı kalmadı” şeklindeki şikâyetlerimiz aynı döneme denk geliyor. Zeybek “çobanlık çok değerli bir meslek” diyerek aslında bu işin ne kadar önemli olduğunu en net hâliyle özetliyor:

“Köylüler tasfiye edilirken, yediğimiz her besinin tadı kaçtı. Sosisler, salamlar, paketli ürünler sofralara girdi. Şehirli orta sınıflar aradaki bağlantıyı mesele eden siyasî bir dil kuramadı. Bilâkis, gelenlere maganda, kıro gibi isimler takıldı; ayrıştırıcı, dışlayıcı, bağlantıları ıskalayan bir dil benimsendi. Hayatî maharetleri olan kesimler; yani mesela meracılığı, hayvan doğurtmayı bilen insanlar hakir görüldü. Domatesin tadı kaçtı, inekler hormonlandı diye dert yanıldı, orada duruldu.”

90’lı yıllara gelindiğinde kriz daha da derinleşti. Zeybek, o dönemki zorunlu göç politikasının var olan gıda krizini büyüttüğü görüşünde. Buna dair tespitleri ise şöyle:

“Güneydoğu Anadolu’da suçlu-suçsuz ayrımı yapmadan bu insanlar köylerini terk etmeye zorlandı. Aynı dönemde binlerce hayvan telef oldu, toprak işlevsiz hâle geldi, meraya çıkmak yasaklandı. O dönem inek-koyun sayılarında ciddi bir düşüş var. O bölgedeki insanlarla araştırmam kapsamında konuştuğumda, şiddetin sadece insanlara yönelik değil, diğer canlılara, daha doğrusu yaşam alanlarına yönelik olduğunu gördüm.’’

Zeybek, o dönemde yaşananların sadece insan hakları ihlâli olmadığını, kolektif yaşam alanlarının, yani insanla sınırlı olmayan bir ekolojik ağın tahrip edildiğini ifade ediyor:

“Yaptığım çalışmalarda köylerini terk etmek zorunda kalanlar, evlerinin yıkıldığını, ağaçların yakıldığını, hayvanların öldürüldüğünü anlattı. Çünkü bu insanların bir daha geri dönmesi istenmiyordu. Endüstriyel/ithal etlerin, işlenmiş gıdaların önünü açan unsurlardan biri buydu.”

Köyünden edilen köylünün bir daha o topraklara dönmesi zor. Dönmek istese bile bu yılları buluyor. Çiftçi Kayıt Sistemi’ndeki verilere göre son 15 senede 620 bin çiftçi toprağını terk etti. Aile mensupları hesaba katıldığında sayı 2 milyonu geçiyor.

 

Gıda krizinin bir diğer ayağı ise iklim değişikliği. Türkiye giderek kuraklaşan bir bölgede yer alıyor. Her yer aynı şekilde etkilenmiyor. Kimi yerlerde ani bastıran aşırı yağışlara şahit oluyoruz. Buna karşılık mesela Güneydoğu Bölgesi’nde son 10 yılın 6’sı aşırı kurak geçti.

İstanbul Politikalar Merkezi tarafından yürütülen bir araştırmanın sonuçlarına göre, çiftçilerin yüzde 74.21’i kuraklıkların daha sık olmaya başladığını ifade ediyor. Özetle görünen o ki Türkiye, yeni bir iklim rejimine kayıyor.

Yani bu işin şakası yok. Çünkü su yoksa tarım durur. Doç. Dr. Zeybek, bu konudaki hazırlıkların yeterli olmadığı görüşünde:

“Damla sulama sistemleri hâlâ çok az. Bugünkü uygulamada sulama, bir nehri yahut yeraltı suyunu alıp yarın ne olacak demeden tarlaya bol bol akıtmak anlamına geliyor. Sadece kırsalda değil, şehirde de meselenin tümüyle idrak edilemediğinin emarelerini görmek mümkün.’’

Zeybek, İstanbul’un sonraki yüzyılda hayatta kalmasını mümkün kılacak nehir, göl, yeraltı suyu ne varsa kurutulduğunu belirterek şöyle devam ediyor:

“Kalan az miktardaki boş alana da çim ekiliyor. Çim kadar su düşmanı bir varlık yok. Yazın çimlerin nasıl sulandığını herkes görüyor olmalı. Böyle bir peyzaj, su yoksulu ülkeler için yalnızca israf anlamına gelir.  İklim değişikliğinin olası sonuçlarını tam olarak anlayabilmiş değiliz. Ezberden devam ediyoruz. Örneğin, ‘3. Havalimanı’na itiraz edenler, Türkiye’nin kalkınmasını istemeyen hainlerdir’ gibi bir propaganda eşliğinde akıllara zarar bir iş yapıldı, kaynaklar israf edildi. Sayılarla konuşalım: Londra’nın Heathrow Havalimanı’nın iki pisti var. Atatürk Havalimanı’nın üç.

Büyüklükleri hemen hemen aynı. Heathrow’u 2017’de 78 milyon insan kullanmış. Atatürk’ü ise 63 milyon. Yetersiz olan ne, anlamak zor. Üstelik Atatürk’e ilave pist yapmak, kapasite artırmak mümkün. Şehre ulaşımı tamam, tıkır tıkır işliyor. Yani İstanbul’un çevresindeki sulak arazileri yok etmeyecek, havaalanına ulaşmayı işkence hâline getirmeyecek daha ucuz, daha verimli çözümler mümkündü. Toplumun önemli bir kesimi bu olasılıkları tartışmayı geçtim, duyamadı bile. Bilindik şirketlere büyük paralar kazandırmak uğruna her türlü ses bastırıldı, hain ilan edildi. Gazeteleri tarıyorum, hâlâ Frankfurt havalimanı ile girilen rekabet ve Almanlara yaşatılacak hezimet anlatılıyor.”

Zeybek’e göre sonuç şu: “Eğer suyla, ormanla, insan hayatını mümkün kılan ekolojik ağlarla ilişki koparsa İstanbul gelecekte arkeologların çalışma sahasına döner.”

Şu an et fiyatlarının artışında da benzer bir mesele olduğunu ileri sürüyor Zeybek ve şunlara dikkat çekiyor:

“İdareciler, uzun vadeli meseleleri kısa vadeli, daha doğrusu seçimlere endeksli çözümlerle ‘idare etmeye’ çalışıyorlar. Türkiye, son zamanlarda kendini rüzgâra kaptırmış bir gemi gibi. Et fiyatları mı arttı? Sonraki seçime kadar durumu idare edelim o hâlde. Bugün dışardan gemilerle-tırlarla et getiriliyor. Döviz çok pahalı. Üstelik gelen her kargo gemisiyle Türkiye’de uzun soluklu hayvan yetiştirmeye soyunmuş insanların üretim yapması da zorlaşıyor. Nasıl rekabet etsinler?

Canlı hayvan ithalatındaki gümrük vergileri 2017 ortasında yüzde 135’ten yüzde 26’ya, karkas etteyse yüzde 225’ten yüzde 40’a düşürüldü. Bu şartlar altında ortaya yeni bir üretici modeli çıktı: Yurt dışından hayvan getirip, yine dışardan gelen yemlerle hayvanları besleyen ve satan insanlar... Damızlık tutayım, bu işi iki nesil sürdüreyim demek giderek zorlaşıyor. Hem yurt dışına döviz akıyor hem de Türkiye’nin 30-40 senesini köklü şekilde etkileyecek bir tasfiye süreci yaşanıyor.”

 

Bitkisel üretimde de durum aynı. Son 20 senede 3 ila 4 milyon hektarlık toprak ekilmez oldu. Bu dönemde mercimek, nohut, fasulye, patates gibi bazı temel kalemlerde üretim düşmüş durumda. Saman dahi artık ithal ediliyor. Ama asıl büyük kırılma, yukarda bahsettiğimiz gibi hayvancılıkta yaşanıyor. An itibariyle, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan diplomatik gezilerinin neredeyse tümünde et ticareti konuşuyor.

Peki ne yapılabilir?  Tüm bu sıkışmışlığın içinde doğru gıda üretimi mümkün mü? Zeybek’e göre mümkün:

“Öncelikle, getir-kes-sat-al modeli büyükbaş hayvancılığın acilen terk edilmesi gerekiyor. Endüstriyel hayvancılık, hem iklim değişikliğini hızlandırıyor hem de hayvanlar ancak antibiyotikle hayatta tutulabildiği için sağlık kavramının temel prensiplerine aykırı şekilde yürütülüyor. Bu modelin yerine Türkiye’deki iklimlere uygun, bağışıklık sistemleri güçlü cinslere ağırlık verilebilir.

Bunun yanı sıra ziraî ürünlerde de yeni bir repertuara ihtiyaç var. Kendi kendine yetişebilen, az su isteyen bitkilere yönelmek iyi bir fikir gibi duruyor. Ürün çeşitliliğini artırmanın yollarından biri, bizim ilkel zannedip unuttuğumuz toplayıcılığı, tarımsal üretimin yanına iliştirmek.

Teşvik ve kredi sistemleri işe yaramıyor, hattâ gıda güvenliğini riske atıyor.

Aslında hayvancılık bir vurgun kapısına dönmüş durumda. Üstelik verilen teşvikler, daha ziyade belirli grupları (zenginleri) diğerleri aleyhine desteklemek için veriliyor, haksız rekabete yol açıyor. İllâ bir teşvik verilecekse emek yoğun, polikültür çiftliklere; toprakla, tohumla deney yapabilen bağımsız çiftçilere öncelik verilebilir - ki vermeyip sadece tarımsal ithalatı zorlaştırmak bile bu tarz çiftlikler için daha büyük bir destek anlamına gelecektir.

Ayrıca her ne kadar son zamanlarda köye dönüş dalgasından bahsediliyor olsa da çiftçilik hâlâ hakir görülen bir iş kolu. Bu algının acilen değişmesi gerekiyor. Alternatif dağıtım ağları kurmak suretiyle çiftçinin sırtından para kazanan aracıların devreden çıkarılması yahut (çılgın projeler yerine) köylerin alt yapısına ağırlık verilmesi üreticiyi güçlendirecek ve bu sektörün kıymetini yükseltecek önlemlerden birkaçı olarak sayılabilir.”

Elbette su kritik önemde ve Doç. Zeybek’in buna dair önerileri de oldukça çarpıcı:

“Damla sulama sistemlerinden başlayarak üretimden tüketime her aşamada suyun kullanımına dair yeni politikalar üretmek şart. Petrolsüz, emek yoğun, polikültür çiftlikler tam da bunun ilk aşaması olarak düşünülebilir.

Tohumculuğu bilen, toprağını tanıyan, haşereye karşı hepimizi zehirleyen kimya endüstrisine değil, yaratıcı alternatiflere yönelen yeni üretim mekânları gerekiyor."

 

Fakat asıl müdahale değer zincirine yönelik olmalı. Bugün bu sektörde dolaşan paranın büyük bölümü üreticilere değil dağıtıcılara, satış mümessillerine, avukatlara, reklamcılara, pazarlamacılara, ambalaj tasarlayan güya yaratıcı meslek gruplarına gidiyor. Üretime gerçek anlamda katkı sunmayan, ama günümüzün tuhaf dünyasında en çok kıymet gören meslekler bunlar. O yüzden mesleklerden başlayarak toplumsal değerlerin, yani neyin kıymetli neyin kıymetsiz olduğuna dair yaptığımız değerlendirmelerin değişmesi gerekiyor. Zaten diğer türlü yaşamın bu seyrinde devam etmesi mümkün değil.”

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar